

Sürdürülebilir Çeviri: Bir Terim Çalışmasından Ortak Bir Dile
1. Sürdürülebilir Çeviri Projesi’nin çıkış noktası neydi?
Dijital Tercüme olarak sürdürülebilirliği, yalnızca çeviri yaptığımız bir uzmanlık alanı değil; kurulduğumuz günden beri kurumsal sorumluluğumuzun doğal bir parçası olarak ele aldık. Özellikle son beş yılda kalkınma hedeflerinden üçü üzerine aktif çalışmalar yürütmeye başladık. Bu yaklaşımı “saha” ile sınırlı bırakmadık; ekip içi gelişim programlarımızdan çeviri stajlarımıza kadar, sürdürülebilirlik eğitimlerini sistemli biçimde süreçlerimize entegre ettik.
Tam da bu süreçte çok net bir boşlukla karşılaştık: Eğitimlerin dili, yerelleştirme açısından oldukça yetersizdi. Bunun iki temel nedeni var. İlki, ülkemizin dinamikleri ve Türkçemizin kendine özgü yapısı. İkincisi ise, çevre–iklim–ekoloji alanında sözlükler bulunmasına rağmen, doğrudan sürdürülebilirlik terminolojisini bütünlüklü ele alan; güvenilir, kaynakçalı, Türkçeye odaklanan kapsamlı bir referansın eksikliği.
Bu eksiklik pratikte nasıl görünür oluyor? Hem ulusal hem uluslararası eğitimlerde bir terim kullanılacaksa çoğu zaman İngilizcesinden ilerleniyor. Çünkü herkesin üzerinde uzlaştığı, bağlama oturan ortak bir Türkçe karşılık yok. Aynı tabloyu işin raporlama ve kurumsal iletişim tarafında da gördük: Birlikte çalıştığımız kurumlar sürdürülebilirlik raporlarını ve bu alandaki diğer metinlerini çevirmemiz için ilettiğinde, terimlerin önemli bir bölümünün hâlâ İngilizce kullanıldığını fark ettik. Bunun nedeni “Türkçe yetersiz” olduğu için değil; uzlaşı eksikliği yüzünden.
İşte Sürdürülebilir Çeviri Projesi, tam da bu noktada doğdu: Terimlerin yalnızca çevrilmesi değil; kaynaklarıyla doğrulanması, dilbilimsel olarak test edilmesi, bağlamına göre önerilmesi ve sahada kullanılabilir hâle getirilmesi için.
2. Terimlerin İngilizce kalmasının ne zararı olabilir ki?
İlk bakışta zaten herkes anlıyor gibi görünebilir. Ama sürdürülebilirlik dili, anlaşılmaktan fazlasını ister: Doğru anlaşılmak, herkesçe aynı anlaşılmak ve aynı şekilde uygulanmak.
Education First tarafından yayınlanan 2024 İngilizce Yeterlilik Endeksine göre Türkiye, 497 puanla Avrupa’nın en düşük İngilizce yeterlilik seviyesine sahip ülkesi konumunda bulunuyor. İngilizce bilmeyen kesim sürdürülebilirlikle ilgili tüm kavramlardan, güncel bilgilerden ya da dinamiklerden uzak kalsın diyebilir miyiz? Ya da terimlerin anlamları kurumdan kuruma değiştiğinde ortaya çıkan riskleri almaya hazır mıyız? Nedir bunlar, beraber bakalım:
Uzlaşı kaybolur, mesaj bölünür: Aynı kavram farklı ekiplerde farklı biçimde anlaşılıyorsa, kurum içinde tek bir sürdürülebilirlik dili oluşmaz. Eğitimden rapora, iç iletişimden tedarikçi dokümanlarına kadar herkesin “aynı şeyi” konuşması gerekirken, aslında benzer kelimelerle farklı şeyler konuşulmaya başlanır.
Yerelleşmeyen dil, davranışı yerelleştiremez: Sürdürülebilirlik yalnızca raporlanan bir hedef değil; çalışan davranışına, tedarik zinciri pratiğine, tüketici kararına yansıması gereken bir dönüşüm. Dil yabancı kaldığında, kavramlar “bizim gündelik gerçekliğimizin” dışında kalıyor. Oysa doğru yerelleştirme; kavramı sadece çevirmek değil, yaşanabilir hâle getirmektir.
Raporlama kalitesini ve güveni zedeler: Sürdürülebilirlik raporları, şirketlerin kamuya verdiği sözlerdir. Terimler net değilse, ölçütler ve taahhütler de net algılanmaz. Bu da paydaş güvenini etkiler. Üstelik sürdürülebilirlik iletişiminde küçük belirsizlikler bile “samimiyet” tartışmasını tetikleyebilir.
Türkçeyi güçlendirme fırsatı kaçırılır: Bu konu sadece romantik bir “dil hassasiyeti” değil; kurumsal sürdürülebilirlik kapasitesinin parçası. Dil güçlendikçe sektör olgunlaşır. Ortak terminoloji geliştikçe eğitim kalitesi artar, raporlar netleşir, iyi uygulamalar çoğalır.
Özetle, terimlerin İngilizce kalması kısa vadede pratik bir çözüm olarak görünebilir; ama orta–uzun vadede kurum içi uyumu, paydaş güvenini ve uygulama tutarlılığını zedeler. Sürdürülebilir Çeviri Projesi’nin hedefi tam da bu nedenle sadece “kelimeleri çevirmek” değil: Türkiye’de sürdürülebilirlik iletişiminin ortak dilini kurmak.
3. Sahadaki bu eksiklik sizi nasıl bir yaklaşıma yöneltti? Terimlerle çalışırken temel ilkeniz ne oldu?
Eksikliği fark etmek bizim için yeterli değildi; doğruluğundan emin olabileceğimiz, sağlam bir zemine ihtiyacımız vardı. Bu nedenle önce gönüllü uzman ve deneyimli çevirmenlerden ve çeviri eğitmenlerinden oluşan bir ekip kurduk, uluslararası standartlar, akademik yayınlar, sektör raporları ve uluslararası kurumların sözlükleriyle kaynak taraması yaptık, sözlüğümüze girecek terim adaylarını linguistik ve sektörel açıdan değerlendirdik, alternatif karşılıkları dilsel testlere tabi tuttuk. Sonra saha testlerine başladık: Haftalık LinkedIn anketleri ve saha geribildirimleriyle hangi karşılığın daha anlaşılır ve kullanışlı olduğunu ölçtük, 10’dan fazla sürdürülebilirlik zirvesine katıldık; 3.000 üzerinde katılımcıyla birebir temas kurduk, en son da Sürdürülebilir Çeviri Zirvesi’ni düzenledik. Bütün bu çalışmalarımızda sektörde en sık kullanılan terimlerin Türkçelerini sorduk. Akademisyen, saha uzmanı, sürdürülebilirlik danışmanı, kurumsal bir şirkette departman yöneticisi vb. alanda görev alan tüm paydaşların görüşünü sorduk.
4. En çok zorlandığınız terimler ne oldu?
Açıkçası zorlanmadığımız bir terim olmadı diyebilirim. Mesela yakın zamandan bir örnek vereyim: Sürdürülebilir Gıda Zirvesi’nde greenwashing teriminin Türkçe karşılığını sorduk. Sahadaydık, herkes terimi ve anlamını biliyordu, yine de kısaca “şirketlerin sürdürülebilir olmayıp “mış gibi” yapmaları şekilde basit bir biçimde açıkladık, hepsi İngilizceye hâkimlerdi, green ve washing kelimelerini de ayrı ayrı tanıyorlardı, Türkçe ana dilleriydi. Tek bir karşılık beklerken ondan fazla farklı yanıt aldık.
Yeşil aklama, sahte çevrecilik, ekolojik yanıltma, çevreci maske, yeşil yıkama, yeşil göz boyama, yeşil badana, çevreci gibi gösterme, yeşil kandırma, sürdürülebilirlik makyajı gibi…
Bu tablo bize çok net bir şey gösterdi: Aynı kavramdan söz ediyoruz ama aynı dili konuşmuyoruz. Dolayısıyla yaşanan sorun bireysel değil, yapısal ve sektöreldir. Ve bu karmaşaya sistematik, şeffaf ve test edilebilir bir şekilde müdahale edilmesi gerekir. Sürdürülebilir Çeviri Projesi tam olarak bu ihtiyaçtan doğdu.
Sahada ilerledikçe şunu daha net gördük: Mesele yalnızca “hangi kelimeyi kullanalım” değil; o kelimenin bağlamı, çağrışımı ve nerede, nasıl kullanıldığı. Carbon emission terimi için yaptığımız anketlerde “salım mı, salınım mı, emisyon mu?” tartışması haftalarca sürdü. Downcycling terimi örneğinde ise, sürdürülebilirlik dilinin yalnızca çeviriyle sınırlı olmadığını; dilbilim, iletişim ve sektör pratiğinin kesişiminde ele alınması gerektiğini anladık.
Bu noktadan sonra yaklaşımımız netleşti: Biz terimleri “tek doğru” diye dayatmak yerine, kaynakçalarıyla ortaya koyan, alternatifleri test eden ve kullanıcıya gerekçeli öneriler sunan bir model benimsedik. Çünkü vizyonumuz, sürdürülebilirlik kavramlarının Türkçede doğru, tutarlı ve erişilebilir biçimde yerleşmesini sağlamak; misyonumuz ise bu dili akademi ve sektör arasında ortak bir zemine taşımak.
5. Yapay zekâ bu tabloda nerede duruyor?
Yapay zekâ bugün çeviri süreçlerinde güçlü bir araç; bunu yok saymak ne gerçekçi ne de sürdürülebilir. Ancak sürdürülebilirlik raporları gibi stratejik, bağlayıcı ve kamusal sorumluluk içeren metinler, bağlamdan kopuk, denetimsiz otomasyonla ve “en yüksek olasılıklı kelime” mantığıyla çevrilemez. Çünkü sürdürülebilirlik raporları yalnızca bilgi aktarmaz; taahhüt verir, şirketi bağlar ve kamuoyuna söz söyler. Yanlış kullanılan tek bir terim bile, dilsel bir hatanın ötesine geçerek etik, hukuki ve itibari risklere yol açabilir. Özellikle bugün, sürdürülebilirlik raporlarının birçok sektörde zorunlu hâle gelmesiyle birlikte, bu metinler artık pazarlama dokümanı değil; kurumsal yönetişimin ayrılmaz bir parçasıdır.
Burada kritik ayrım şudur:
Yapay zekâ, veriye bakarak en sık kullanılan karşılığı önerir.
Oysa sürdürülebilirlik çevirisinde ihtiyaç duyulan şey, en doğru bağlamsal karşılıktır.
Ayrıca sürdürülebilirlik dili, standart metinlerden farklı olarak;
- Sektör özelinde değişir,
- Ülke regülasyonlarına göre şekillenir,
- Raporun önceki yıllarıyla tutarlılık ister,
- Ölçüm metodolojileriyle birebir örtüşmelidir.
Bu nedenle, “yapay zekâ varken neden profesyonel çeviri ekibi?” sorusunun cevabı çok nettir:
Çünkü bu raporlar, makine çıktısı değil; insan sorumluluğu taşır. Bu yaklaşım, hem zaman ve bütçe verimliliği sağlar hem de raporun güvenilirliğini korur.
6. I. Sürdürülebilir Çeviri Zirvesi bu vizyonun neresinde yer aldı?
22 Mayıs 2025’te İstanbul Beykent Üniversitesi ev sahipliğinde düzenlediğimiz I. Sürdürülebilir Çeviri Zirvesi, bu yaklaşımın sahadaki karşılığını görmemizi sağladı. Yapay zekâ, kurumsal iletişim ve sürdürülebilirlik dili üzerine yapılan oturumlar; akademi, sektör ve çeviri dünyasının aynı masada ne kadar verimli konuşabildiğini açıkça gösterdi.
Bizim için bu zirve bir sonuç değil, bir başlangıçtı. Bu yıl İzmir’de, 5 üniversitenin, akademisyenlerin, şirketlerin sürdürülebilirlik departmanlarının ve çeviri profesyonellerinin bir araya geleceği; akademi–sektör–uygulama sacayağının üç noktasının da söz alacağı çok daha kapsamlı bir Sürdürülebilir Çeviri Zirvesi düzenliyoruz. Amacımız, yalnızca konuşmak değil; ortak terminoloji ve ortak yaklaşım üretmek.
7. Bugün geldiğiniz noktada proje ne durumda, sırada ne var?
40 terimle başladığımız Sürdürülebilir Çeviri Sözlüğü bugün 404 terime ulaştı. Bu sayıdan daha kıymetli olan ise, her terimin arkasında duran kolektif emek, saha geri bildirimi ve kaynakça temelli çalışma disiplini.
Önümüzdeki dönemde hedefimiz;
- Terminoloji veri tabanını daha da büyütmek,
- Açık erişimli sürdürülebilirlik dil kaynakları üretmek,
- Şirketler ve çevirmenler için sürdürülebilir çeviri eğitim modülleri yayımlamak,
- Ve her terimin izlenebilirliğini sağlayan şeffaf bir yapı kurmaya devam etmek.
Çünkü biz şuna inanıyoruz: Sürdürülebilirlik önce dilde netleşir, sonra hayata geçer.
Dil doğruysa, etki kalıcı olur; güven inşa edilir, dönüşüm hızlanır.
Sürdürülebilirlik, özellikle Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan ve zamanla dünyaya yayılan bir yaklaşım. Bu süreçte alana özgü birçok terim, çeviri eğitimi olmayan ya da hedef dilin kavramsal yapısına yeterince hâkim olmayan uzmanlar tarafından genellikle anlık iletişim ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla doğrudan veya hatalı biçimde çevrilmekte, Türkçemizde de süreç farklı işlemiyor. Bu durum, söz konusu terimlerin yalnızca genel kitle için değil zamanla alan uzmanları için dahi anlaşılması güç yapılara dönüşmesine neden olmaktadır. Dahası, bazı çeviri tercihlerinin Türkçede zaten var olan başka terimlerle anlam çakışmasına girmesi, kavramsal karmaşayı daha da artırmaktadır. Nihayetinde bu tür çeviriler yerleşik hâle geldiğinde, sürdürülebilirlik farkındalığını geniş kitlelere aktarmak zorlaşmaktadır.
Bu duruma örnek verilebilecek sıklıkla karşılaşılan birçok terim bulunmaktadır. Bunlardan ilki greenwashing terimidir. Bu terimin “yeşil yıkama” şeklinde çevrilmesi, İngilizce bilmeyen hedef kitle için anlam üretmemekte oysa Türkçede bu kavramı karşılayan “aklamak” fiili, kavramsal olarak çok daha işlevsel bir seçenek sunmaktadır. Bir terimin anlaşılabilmesi için, okurun zihninde tekrar İngilizceye geri çevrilmesine ihtiyaç duymaması gerekir.
Benzer bir sorun emission teriminde de görülmektedir. Emisyon kavramı yalnızca motorlu araçları değil, çok daha geniş bir salım sürecini kapsamasına rağmen “salınım” olarak çevrilmesi hem kökensel açıdan tartışmalıdır hem de mühendislik alanında hâlihazırda kullanılan “salınım” terimiyle çakışmaktadır. Bu nedenle, “salmak” fiilinden türetilen “salım” karşılığı hem dilsel hem de kavramsal açıdan daha uygun görünmektedir.
Bu kavramsal belirsizlikler, eco-tourism ve carbon offset gibi sürdürülebilirlik alanının temel terimlerinde de açıkça gözlemlenmektedir. Biz, her terimi dilbilimsel açıdan inceleyip doğru çevirisini bulsak da akademiden, sahadan ve dil konuşurlarından kopmamak için mutlaka çoktan seçmeli anketler düzenliyoruz, böylece daha sağlam bir temelle ilerliyoruz. Örneğin eco-tourism terimi için yaptığımız anket sonuçları, katılımcıların “eko-turizm”, “çevreci turizm” ve “sürdürülebilir turizm” arasında neredeyse dengeli bir dağılım gösterdiğini ortaya koymaktadır. Bu durum, terimin Türkçede henüz kavramsal bir uzlaşıya ulaşmadığını ve farklı çeviri seçeneklerinin farklı çağrışımlar ürettiğini göstermektedir. Özellikle “sürdürülebilir turizm” seçeneği, kavramı genişletirken özgüllüğünü azaltma riski taşımaktadır.
Benzer şekilde carbon offset terimi için yapılan anketlerde “karbon telafisi”, “karbon denkleştirme” ve “karbon tazmini” seçenekleri arasında bölünmüş bir tercih gözlemlenmiştir. Her bir çeviri, kavramın farklı bir yönünü öne çıkarmaktadır. “Denkleştirme” matematiksel bir eşitleme çağrışımı yaratırken, “telafi” mevcut bir zararın karşılanmasını ima etmektedir. “Tazmin” ise Türkçedeki kullanım bağlamı itibarıyla, ortaya çıkan bir zararın giderilmesini en açık biçimde ifade eden seçenek olarak öne çıkmaktadır.
Bu örnekler, sürdürülebilirlik terimlerinin çevirisinde yalnızca birebir karşılık bulmanın yeterli olmadığını, aynı zamanda hedef dilde kavramın nasıl algılandığının da dikkate alınması gerektiğini göstermektedir. Alan uzmanları ile çevirmenler arasında ortak bir terminolojik uzlaşı sağlanmadığı sürece sürdürülebilirlik söyleminin geniş kitlelere etkili biçimde aktarılması güçleşmektedir. Bu yüzden projemizin sadece güzel Türkçemize, çeviriye veya dilbilime değil, sürdürülebilirlik alanına da katma değerinin büyük olduğunu düşünüyoruz.
*
Ülkemizde ve dünyada yaşanan çevresel gelişmeleri yakından takip ederek okuyucularıyla buluşturan kapsamlı yayın Yeşil İş Platformu‘nun Şubat sayısında Sürdürülebilir Çeviri projemize yer vermesi, benim ve ekibim için tarifsiz bir mutluluk ve büyük bir motivasyon kaynağı oldu.
Yaklaşık beş yıla yaklaşan bu yolculuk, her zaman kolay değildi. Tamamı gönüllülük esasına dayalı, çoğu zaman mesai saatlerinden çalınan, hafta sonlarına, gecelere, bazen tek bir terimi çevirisi içimize sinmediğinde rüyalara; telefonlara, ajandalara, defter kenarlarına alınan notlara yayılan bir emekti bu.
- Dilbilimsel olarak hararetli tartışmalar yaptık.
- Kaynak bulamadığımız terimlerin peşine düştük.
- Sahaya indik, raporları okuduk, standartları inceledik.
- Onlarca zirveye katıldık, panellerde dinledik, not aldık.
- Beş bini aşkın sürdürülebilirlik profesyoneliyle konuştuk.
Ve belki de en kıymetlisi, her hafta paylaştığımız kelimelere yaklaşık 100 haftadır bıkmadan, usanmadan oy veren, yorum yapan, itiraz eden, öneren, katkı sunan herkese birlikte bir dil inşa ettik.
Bu yüzden bu röportaj görünmeyen emeğin görünür olması demek.
Sürdürülebilirliğin ve karbon ayak izinin işletmeler, üreticiler ve hizmet sağlayıcılar için ne kadar hayati olduğunu anlatmaya çalışırken; biz hep şuna inandık:
Doğru kavramlar olmadan, bu kelimeler Türkçemize yerleşmeden, herkes tarafından doğru ve yerine kullanılmadan sürdürülebilirlik de olmaz.
Bu yolda bizi ciddiyetle ele alan, emeğimizi önemseyen ve kamuoyuyla paylaşan Yeşil İş Platformu ekibine; muhteşem soruları ve sonsuz desteği için Eda Ünsün‘e
ben, ekibim ve bu projeye gönül vermiş herkes adına çok teşekkür ederim. 🌱
Angelika Loginova Sara Bokaie, PhD @İlkiz Saygılı Bilal Şahinoğlu Nefise Zehra Bayar Fulya İncirliler Karaaslan Beyza Belge Sezin Sert Yılmaz Kayacan Ece B. Helin Kurt Kaan Egecan Yıldırıcı @Çağatay Eren Doğa Çamalan Ebru İnce @Cemre Oral